Geçtiğimiz yüzyılda çağa damgasını vuran en önemli olgu, 20 yüzyılın "devrimler çağı" olmasıydı. Ama bu yüzyılın sonuna doğru, 21. yüzyıla adım atılırken, emperyalizm tarafından bir karşı devrim rüzgarı estirilmeye başlandı. Böylece 21. yüzyıla dünya genelinde bir "karşı-devrim rüzgarı" ile girilmiş oldu...
20. yüzyılın neden "devrimler çağı" olduğunu biliyorsak, 21. yüzyılın da neden bir "karşı-devrimler çağı" haline getirilmek istendiğini anlayabilmek de kolay hale gelebilir.
Günümüzde yaşananları ve "küreselleşme" adı altında emperyalizmin günümüzdeki dayatmaları doğrultusunda izlenen bazı politikaları yorumlayabilmek de daha kolaylaşabilir.
Emperyalizm ve dünyanın emperyalist paylaşımı

Emperyalizm ve dünyanın emperyalist paylaşımı 19. yüzyılın ortalarında gelişmeye başlayan sanayi devrimi, gelişmiş bazı sanayi devlerini bu yüzyılın sonuna doğru kapitalizmin bir üst aşaması olan emperyalizm (sömürgecilik) ile bir "sömürgecilik politikası" izlenmesi çizgisinde buluşturuyordu. Emperyalizm, doğası gereği dünyayı veya diğer geri kalan bölgeleri sömürü alanı, bir pazar olarak görüyordu.

Sanayileşmemiş, az gelişmiş veya geri kalmış ülkeler, emperyalizm tarafından sömürgeci politikalarının hayata geçirilebilmesi için uygun bir zemin olması dolayısıyla bu dünya pazarının emperyalistler arasında paylaşılması da gündeme gelecekti. Emperyalist ülkeler arasındaki bu rekabet, 20. yüzyıla girerken insanlığı emperyalistler arası pazar paylaşım savaşı ya da dünyanın emperyalistler ülkeler arasındaki paylaşımı demek olan 1. Dünya Savaşı ile tanıştırıyordu.
1. Dünya Savaşı ve Ulusallaşma süreci
Ama bir başka gelişme daha vardı ki, bu da 700 yıl boyunca dünyada hüküm süren, Büyük Roma İmparatorluğu'ndan sonra dünyada en geniş coğrafyaya yayılmış bir egemenlik olan Osmanlı İmparatorluğu'nun, giderek küçülüp bir devlet halinde kalışı ve sonunda çöküş sürecine girişiydi. Dünyada dengeleri kendi lehine değiştirme amacındaki emperyalizm için bu da kaçırılmaması ve mutlaka yararlanılması gereken bir fırsattı. Emperyalistler arası pazar paylaşımı demek olan 1. Dünya Savaşı, işte bu nedenlerle bir süre önce sona eren Balkan Savaşları'nın hemen ardından, Balkanlarda tezgahlanan bir suikast senaryosuyla ilk kıvılcım çakılarak başlatıldı.

Dünyanın az gelişmiş ve geri kalmış ülkelerini kendi egemenlikleri altına alacakları birer sömürü alanı veya pazar gibi gören emperyalizm için, bu süreçte ortaya çıkan klasik sömürü yöntemi; bu ülkeleri işgal ederek egemenliği altına almak şeklindeydi. Ancak bu yöntem, işgal altına alınan ülkelerde boyunduruk altında yaşamaya karşı bir direniş, bağımsızlık ve özgürlük için bir başkaldırıya dönüştü. Emperyalist işgale karşı ülkelerin verdiği bağımsızlık savaşı, çağa "ulusal kurtuluş savaşları"nın damgasını vurmasına neden oldu. Bu nedenle de 20. yüzyıla girilirken, bağımsızlık savaşları bir anlamda Balkan Savaşları'nın bir karakteristiği olan "ulusallaşma" veya "uluslaşma" sürecinin de devamı oldu.
1917 Ekim Devrimi ve Sosyalizmin inşası

Rus Devrimi Lideri Lenin
Ama ondan daha önce, 24 Ekim 1917'de dünyayı sarsan bir gelişme yaşanıyordu: Feodal-emperyalist bir ülke olan Rusya'da Lenin liderliğindeki Bolşeviklerin Çarlık rejimini devirerek iktidarı ele geçirmesi. Ardından da dünyayı kapitalizme karşı bir dev alternatif sistem olan Sosyalizm ile tanıştıracak Bolşevik Devrim'e geçiş... Bu gelişme, dünyayı sadece kendi pazarları yapma hesabındaki emperyalist devlerin dünyadaki tüm dengeleri kendi lehlerine çevirme hesaplarını daha ciddi ele almalarını da beraberinde getirdi.
Ulusal Kurtuluş Savaşları Dönemi

Kurtuluş savaşı lideri
Mustafa Kemal Atatürk
Ama emperyalizmin bu aşamasında bir başka uyanış daha ortaya çıkıyordu: Emperyalizmin bu gözü dönmüşlüğüne karşı verilen mücadeleler, Rusya'daki devrim rüzgarının yarattığı bir moralle, ilk aşamada "ulusal kurtuluş savaşları" olarak döneme damgasını vuracaktı. 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin yıkılmasının ardından emperyalist devletler tarafından işgal altına alınan Anadolu'da, Mustafa Kemal'in önderliğinde başlayan Kurtuluş Savaşı, tarihe "emperyalizme karşı verilen ilk kurtuluş savaşı" olarak geçecekti.

Emperyalizme karşı verilen bu ilk kurtuluş savaşının ayrıca bir de büyük bir zaferle sonuçlandırılması, aynı ortak kaderi paylaşan ve emperyalist işgal altında olan veya böyle bir işgale alınmak istenen ülkelerde de bir anti-emperyalist tavrın ortaya çıkmasını ateşleyen bir kıvılcım niteliğini taşıyordu. Mustafa Kemal önderliğindeki bu kurtuluş savaşı, aynı zamanda bir süre sonra bu nedenle dünyada "ulusal kurtuluş savaşları" döneminin başlangıcı anlamını da taşıdı. Anadolu'daki bu kurtuluş savaşı, dünyanın tüm diğer ezilen ulus ve halkları için de bir "uyanış" ve bir "kıvılcım" olmuştu.
Ulusal Demokratik Devrimler dönemi

Çin Devrimi Lideri Mao Zedung
Rusya'da Lenin'in liderliğindeki Bolşevik iktidarın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) adıyla emperyalist-kapitalist sistemin alternatifi olacak bir sosyalizmi kurması, ezilen ulusların ve halkların ezilen sınıflarında bir "uyanış" oluşturmuş, sosyalizm yığınların gözünde giderek bir "seçenek" halini almaya başlamıştı. Sosyalizm, bir süre sonra da giderek prestij kazanıp, ezilen halkların kurtuluş mücadelesinin önderliğini yapabilecek bir ideoloji de olmaya başlayacaktı.
Bu nedenle, bir süre sonra Çin'de Mao Zedung önderliğinde verilen anti-emperyalist mücadele ile "ulusal kurtuluş savaşları" yeni bir nitelik daha kazanacak ve "ulusal demokratik devrimler" dönemi başlayacaktı. Bunu Vietnam'da Ho Şi Mingh önderliğinde başlamış olan ve halen devam eden ulusal kurtuluş savaşının da bu niteliği kazanması izleyecekti. Çin Halk Cumhuriyeti'nin de devrimle birlikte sosyalizmi inşa etmeye başlaması, bu kez de dünyayı gelecekte yeni bir süreçle daha tanışacaktı: Sosyalist Devrimler Dönemi.

Çin'deki devrimin hemen ardından daha geniş bir yeryüzünde inşa edilmeye, ezilen halklar ve yığınların gözünde emperyalizm ve dünyaya dayattığı kapitalist sisteme karşı bir seçenek olarak parıldama başlayan sosyalizm, aynı zamanda emperyalizmin "dünyaya egemen olma" hesaplarını da alt üst eden nitelikte bir gelişmeydiydi de. Sosyalizmin karşısında bir güç olmasını istemeyen emperyalizm, dünyayı paylaşma ve egemen olma yolunda ilerleyebilmek için, sosyalizmi daha fazla büyüyüp palazlanmadan önce boğma isteği ile, bu kez ilkinden daha dehşet verici ve daha vahşi yeni bir paylaşım savaşına girişecekti. Böylece dünya, emperyalizmin dünyada dengeleri kendi lehine çevirebilmek amacıyla giriştiği yeniden bir pazar paylaşım savaşı olan 2. Dünya Savaşı ile tanışacaktı. Hem de ilkinden daha dehşet verici, daha korkunç ve daha büyük katliamların yaşanacağı, daha azgın ve saldırgan bir savaş dönemi!
Faşizm, 2. Dünya Savaşı ve Sosyalist Blokun oluşumu

2. Dünya Savaşı olarak anılacak bu savaş, ilkinden daha kanlı, daha vahşi, insanlık adına daha utanç verici savaş suçlarının yaşandığı bir dünya savaşı olarak geçecekti tarihe. 1. Dünya Savaşı'nda kaybeden taraf olan Almanya, Hitler liderliğinde dünyayı faşizm ile tanıştırıyor, bu kezki emperyalistler arası paylaşım savaşında kazanan taraf olabilmek için 2. Dünya Savaşı'nı başlatan ilk işgalci emperyalist güç olurken, öte yandan Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atan Amerika da, tarihin en büyük insanlık suçuna imza atan emperyalist ülke oluyordu...

Ama dünyanın paylaşılması yolundaki bir başka öncelikli hedef, gelişip palazlanmakta olan sosyalizmin, emperyalist sistem karşısında bir güç olmadan önce yok edilmesiydi. Dolayısıyla emperyalizmin bu kezki amaçları arasında, sosyalizmin yıkılması ve yok edilmesi hedefi de birincil olarak yer alıyordu. Bu nedenle Hitler, çok geçmeden sosyalizmin merkezi halindeki Sovyetler Birliği'ne saldırarak Moskova'ya kadar ilerlemeye ve işgal planını uygulamaya yöneldi. Stalin'in liderliğindeki Sovyetler Birliği, Moskova içlerine kadar çekildikten sonra başlattığı karşı saldırıyı hiç durmaksızın ilerleyerek Almanya içlerine kadar sürdürdü.
2. Dünya Savaşı'nın en azgın, saldırgan ve vahşi emperyalist gücü Almanya'yı yenilgiye uğrattıktan sonra, Almanya işgali altındaki ülkelerinin de kurtarıcısı rolünde olunca, sadece büyük bir zafer kazanmakla kalmadı, dünyanın şimdiye kadar tanıdığı en kanlı ve vahşi rejimi olan faşizmi de yenen bir güç oldu. Bu sonuç da sosyalizmin insanların gözünde daha önemli bir seçenek haline gelmesine, giderek daha büyük bir sempati ve prestij kazanmasına da neden oldu.
Sovyetler Birliği de, elde ettiği bu büyük zaferin ve prestijin ardından, en vahşi ve saldırgan kanadını yok ettiği emperyalizme karşı bir blok oluşturabilmek amacıyla, Alman işgalinden kurtardığı Doğu Avrupa ülkelerinde, desteğiyle oluşturulan sosyalist iktidarlar aracılığıyla hızlı bir şekilde sosyalizmi inşa etmeye koyuluyordu. Böylece 2. Dünya Savaşı sonunda emperyalizmin karşısında sosyalizm daha güçlenmiş bir şekilde çıkıyor, emperyalist sistem karşısında ona alternatif bir ekonomik ve toplumsal sistem olarak tam bir "sosyalist blok" oluşmaya başlıyordu.
Sosyalist Devrimler dönemi

Küba Devrimi lideri Fidel Castro
2. Dünya Savaşı sırasında dünyanın faşizmi yaşaması, Amerika'nın Hiroşima ve Nagazaki'ye atom bombası atması, insanlık gözünde emperyalizme karşı öylesine bir tepki ve nefret yaratıyordu ki; bu savaş sonunda emperyalist sistemin karşısında bir blok olarak yükselen "sosyalizm" büyük bir sempati kazanıyordu. Sosyalizm, artık ezilen halkların ve yığınların gözünde bir seçenek durumundaydı. Bu nedenle "sosyalizm", emperyalist işgal altında olmayan ülkelerde bile, ezilen halkların dikta rejimlere karşı yürüttükleri mücadelelerinde bir "dava" halini alıyor, kapitalist sistemlerdeki ezilen sınıfların verdikleri mücadelelerinde ise bir "sınıf ideolojisi" olarak kitlelerin gözünde giderek daha da "yükselen bir seçenek" olmaya başlıyordu.
60'lı yıllara doğru da Latin Amerika'da Fidel Castro ve Che Guevara önderliğinde Küba Devrimi ile başlayan devrimci dalga, bu yükselişi daha da zirveye tırmandırıyor, anti-faşist ve anti-emperyalist tavır, 68 Kuşağı Hareketi ile birlikte çağa damgasını vuruyor ve solun değerleri dalga dalga yeryüzüne yayılarak "yükselen değerler" haline geliyordu. "Tarihin çağrısından kaçamayız, dünyayı değiştirmeliyiz" diyen Che Guevara bu dönemde tüm dünyada bir "devrimci sembol" oluyordu. 70'li yılların başına doğru Vietnam'ın 2. Dünya Savaşı'nın en büyük galibi diye kendini kabul ettirip, emperyalizmin jandarmalığını üstlenen Amerika'ya karşı kazandığı zafer ve ardından oluşan sosyalist iktidar, bu çağa "sosyalist devrimler çağı" adının damga vurmasında en önemli etkiyi yapıyordu.
Kahraman bir yüzyıl: Devrimler Çağı 20. Yüzyıl

Devrim sembolü: Che Guevara
68 Kuşağı Hareketi ile birlikte başlayan süreç ve 70'li yıllar, her bakımdan emperyalizm açısından zorlu bir sürecin yaşandığı yıllar olarak gelişmişti. Sosyalizm mücadelesinin giderek yükselmesi ile birlikte, emperyalist-kapitalist sistem karşısında da dev gibi büyümeye başlayan bir "sosyalist blok" da oluşmaya başlamıştı. 2. Dünya Savaşı'nın galip taraflarından SSCB, kazandığı büyük prestijle ABD karşısında "Dünyanın diğer süper gücü" olarak adlandırılıyor, başını ABD'nin çektiği emperyalist-kapitalist sitemin karşısında alternatif olan sosyalist sistemin merkezi olarak görülüyordu. Artık iki ekonomik ve toplumsal sistem, iki kutuplu bir dünya vardı...
Döneme "sosyalist devrimler süreci" damgasını vurmuş, Latin Amerika'dan, Uzak Asya'ya ve Afrika'ya kadar pek çok kıtada yer alan çeşitli ülkelerde, "sosyalizmi kurmak" hedefi doğrultusunda başlamış olan kesintisiz bir "halk savaşları dönemi" yaşanmaktaydı. Bu nedenle 20. yüzyıl, pek çok açıdan "kahraman bir yüzyıl" olarak da tanımlanabilir...
Her iki Dünya Savaşını da bu aynı yüzyılda yaşadı dünya. Hitler'i, faşizmi, korkunç Nazi toplama kamplarını, soykırımı yine bu yüzyılda tanıdı. Hiroşima ve Nagazaki'ye Atom Bombası bu yüzyılda atıldı. Emperyalizmin ne denli vahşi ve saldırgan olduğu gerçeğini, kimyasal silahları bu yüzyılda öğrendi insanlık. İnsan hakları mücadelesi bu yüzyılda doruğa ulaştı, demokrasi mücadelesi bu yüzyılda gelişti ve zirveye tırmandı... Barış, özgürlük ve bağımsızlık adına en sert kavgalar bu yüzyılda yaşandı. Ulusların işgale ve işgal edilmelere karşı kurtuluş savaşları bu yüzyılda çağa damgasını vurdu. Sosyalizmi 20. yüzyılda yaşadı, bu yüzyılda bloklaştı dünya...
20. Yüzyıl; emperyalizme karşı ezilen halkların ve kapitalist sisteme karşı da ezilen sınıfların mücadelelerinin yükseldiği bir "devrimler çağı" oldu. Ama aynı zamanda tüm dünya insanlığının insanlık yolunda daha çağdaş, insan olgusunu ön plana çıkaran bir kültürel gelişimi yaşadığı bir yüzyıl ve çağdaş bir kültür devrimini en üst düzeye çıkardığı, verilen mücadelelerle insani değerlerin en üst düzeye yükseltildiği, insanca ve insan onuruna yaraşır bir yolda yürümeye başladığı bir "bilinç ve insani devrim çağı" da oluyordu...
Emperyalizm, Yeni Sömürgecilik ve Soğuk Savaş

Birbirine alternatif 2 ekonomik sistemin oluşması, dünyanın 2 kutuplu bir hale gelmesi, dünyayı kendisi için salt bir pazar olarak gören emperyalizm açısından dünyaya yaşattığı 2 paylaşım savaşının sonuçlarından bu süreçte bazı dersler çıkarılmasını da beraberinde getiriyor, emperyalist sistemi yeni politikalara yönelterek, bazı önlemler almaya zorluyordu. Emperyalist devletler, dünyayı paylaşmak uğruna kendi aralarında da savaşmak zorunda kalmalarının nelere mal olduğunu çok iyi öğrenmişti. Bu nedenle dünyayı paylaşalım derken kendi aralarında da savaşmalarını ortadan kaldıracak çözümlere yöneliyor, karşılarında giderek artan bir tehdit şeklinde yükselen bir alternatif olan sosyalist blokun varlığı nedeniyle bir "entegrasyon" oluşturuluyordu. Bu zorunlu gelişmenin sonucu olarak da NATO ve benzeri bazı oluşumlar doğuyordu.
Emperyalist devletlerin kendi aralarındaki bu entegrasyon nedeniyle, artık yeni bir Dünya Savaşı olanağı da ortadan kalkıyordu. Ama bu, savaşların tamemen ortadan kalması anlamına gelmiyordu. Emperyalist devletler kendi aralarında savaşmak yerine, Ortadoğu örneğindeki gibi hiç bitmeyen bazı "bölgesel savaşlar" yaratıyordu. Öte yandan, sömürgesi haline getirmek istediği ülkelerin açıkça işgal edilmesi yönteminin de kendisine pahalıya mal olduğunu ve bu durumun özgürlük, bağımsızlık ve ulusal kurtuluş savaşlarına ve sonrasında da sosyalist devrimler sürecine dönüştüğünü fark eden emperyalist sistem, artık bu yeni dönemde "eski sömürgecilik" yönteminden vaz geçerek, "yeni sömürgecilik" yöntemlerine yöneliyordu.

Yeni sömürgecilik yöntemi ile; ülkeleri açıkça işgal etmek yerine, bu ülkelerde yaratılan işbirlikçi iktidarlarla emperyalizmi bir "içsel olgu" haline getirebilecek bazı çözümler ve yeni politikalar gündeme getiriliyordu. Sermaye ihracı ve borçlandırma yolları ile ülke ekonomilerinin ele geçirilerek bağımlı kapitalist sistemler oluşturulması sonucu emperyalizm bir "içsel olgu" haline geliyor, böylece yaratılan yeni-sömürge ülkelerde emperyalizm için "gizli işgal" dönemi başlatılmış oluyordu. Emperyalizm olgusu, dışa bağımlı geliştirilen kapitalist ekonomik sistemler için bir "dış olgu" olmaktan çıktığı ve artık "içsel bir olgu" haline geldiği için, "açık bir işgal"e pek gerek kalmıyor, emperyalizm işgalini gizlemekle böylece doğrudan bir hedef olmaktan da kurtuluyordu.
Kendisine bağımlı, işbirlikçi iktidarlar yaratarak içsel bir olgu halini aldığı ülkelerde, bu iktidarlar aracılığıyla kontrol altında tuttukları ordu yapıları da emperyalist sistemin birer maşaşı haline dönüştürülüyor, kimi zaman devletlerin yapısı da bu nitelikteki ordu aracılığıyla dizayn ediliyordu. Bu durum da zaman zaman bağımlı ülkelerdeki gidişatı kendi lehine kontrol edebilmek için emperyalizm tarafından "askeri diktatörlükler dönemi"nin başlatıldığı, NATO'nun bir parçası haline getirilen askeri yapılanmaların, ülkelerde gelişen anti-emperyalist tepkileri bastıran, bağımsızlık yanlısı iç dinamikleri ortadan kaldıran bir araç olarak kullanılmaya başlandığı bir sürecin yaşanmasını da ortaya çıkaracaktı.

Yeryüzünde birbirine alternatif 2 ekonomik sistemin oluşması ve dünyanın artık 2 kutuplu bir halde olması nedeniyle, emperyalist sistem bir taraftan dünyanın geri kalmış bölgelerini kendi sömürgesi haline getirebilme konusunda bu gibi yeni çözümlere ve yeni yöntemlere başvururken, diğer taraftan da karşısında bir dev gibi yükselmekte olan sosyalist sisteme karşı da "dünyanın kontrolünü elinde tutma mücadelesi" vermek durumunda kalıyordu. Bu gerçeği gözlerden uzak tutmaya çalışan emperyalist sistem, bu çatışmasını "2 süper güç arasındaki gerilim" gibi yansıtmaya çalışıyordu. Ama karşısında yükselen sosyalist sistemi yok edebilmek için açıkça saldırmayı da göze alamıyordu. 2. Dünya Savaşı sırasında emperyalist sistem tarafından yaratılmış olan "Hitler faşizmi"nin akibeti de emperyalizm açısından yeterince ders alınacak bir dramla sonuçlanmıştı. Bu nedenle onun yerine dünyaya artık "soğuk savaş" diye tanımlanan bir "psikolojik savaş" süreci egemen olmaya başlayacaktı.
Emperyalizm, Soğuk Savaş ve Yeşil Kuşak Projesi

Ama karşısındaki bu alternatif sistemin gelişmesini engelleme ve süreç içinde de böyle bir alternatiften kurtulma hedefi, emperyalizmi diğer yandan da bir başka yönteme daha yöneltiyordu. Dünyayı etkisi altına alan soğuk savaş dalgası sürecinde, emperyalizm tarafından kapitalist sistem dünyaya "özgürlük", "demokrasi" gibi tanımlarla kabul ettirilmeye çalışılırken, sosyalist blok ülkeleri de "demir perde ülkesi", "diktatörlük", "soğuk rejim" gibi benzeri bazı tanımlarla açıklanıp, kitlelerin gözünde sosyalizmin bir ideoloji ve seçenek olarak kazanmış olduğu prestij de sarsılmaya ve yıpratılmaya çalışılıyor, bir taraftan da emperyalizmin içsel olgu haline geldiği ülkelerde toplumların iç dinamiğiyle oynayabilecekleri politikalar geliştiriliyor, bunun için bazı politik akımlar yaratılıyor ya da sivil güçler örgütlenmeye çalışılıyordu.

Bu dönemdeki yeni yöntemlerden biri de; emperyalist sistemin başını çeken, emperyalizmin dünya politikasını belirleyen ABD tarafından uygulamaya sokulan ve "yeşil kuşak projesi" diye tanımlanan bir yöntemdi. Bu proje ise gerici akımların desteklenip örgütlenmesini ve zamanla da palazlanıp daha da büyümesini sağlayarak, "sosyalist blokun bir kuşatma ve abluka altına alınması" hedefiydi. Bu proje, artık içsel bir olgu haline gelmiş emperyalizm tarafından zaman zaman kapitalist rejimler içinde bile gerici unsurların desteklenip, emperyalizm tarafından bizzat yönlendirilen bazı "dinci akımlar" yaratılıp, "din kökenli hareketler" geliştirilmesine neden olacak olayları da beraberinde getirecekti. Dolayısıyla 70'li yılların başından itibaren başlayan bu dönem, 90'lı yıllara doğru ise ülkelerdeki toplumsal hareketlerin gelişim sürecinde en fazla suikastlerin, çok yönlü ve çok çeşitli senaryoların yaşanacak olduğu bir dönem de oluyordu...
21. Yüzyıla "Karşı Devrimler" rüzgarı ile girilirken...
90'lı yıllar ise tam anlamıyla dünyada bir alt üst oluşun yaşanacağı gelişmeler ortaya çıkıyordu. 21. yüzyıla bir karşı devrimler rüzgarı ile adım atılırken, emperyalist-kapitalist sistemin karşısında dev bir alternatif güç olarak yekselen sosyalist sistem "yeşil kuşak" projesi nedeniyle yaşadığı abluka sonucu nefes alamaz hale gelerek, emperyalizm eliyle harakete geçirilen karşı devrimler sonucu bir çok ülkede peşpeşe ciddi darbeler yiyerek dağılıyor ve sosyalist blokun ve Sovyetler Birliği'nin dağılması ile karşı karşıya kalınıyordu.
Uygulanmakta olan ambargolar, yeşil kuşak projesi ve kendi aşamadığı ekonomik sorunlar nedeniyle artık nefes alamayacak hale gelen sosyalist sistem sonuçta bir çöküş içine girdi. Bu çöküşü kendisi için bir zafere çevirmek isteyen emperyalist-kapitalist sistem, 21. yüzyıla adım atılırken dünyadaki tüm dengelerin yeniden değişeceğini ve “Yeni Dünya Düzeni” kurulacağını duyurarak, bunun da “küreselleşme politikası” ile dizayn edileceğini ilan etti. Bunun anlamı, sermaye düzeninin alternatifsiz tek düzen imiş gibi dünyanın her köşesine dayatılması demekti!
.jpg)
Bu gelişmeyi kendisi için bir zafere dönüştürmek isteyen emperyalist-kapitalist sistemin sözcüleri de "artık tüm dünyada dengelerin değişeceğini ve 'Yeni Dünya Düzeni'ne geçiş yapılacağını" adeta bir zafer çığlığı atarcasına ilan ediyor ve bu Yeni Dünya Düzeni'nin de "Küreselleşme" politikası ile dizayn edileceğini belirtiyordu... Bunun da anlamı "sermaye düzeni"nin dünyanın her köşesine dayatılması demekti...
Böylece 21. yüzyıla adım atılırken, emperyalist-kapitalist sistem 20 yüzyılda yaşadığı kayıpları, 21. yüzyıla adım atılırken yaşanan bu rüzgarım etkisiyle telafi ederek, dünyanın egemenleğini yeniden ele geçirebilmek için 21. yüzyılı kendi çıkarına bir "Karşı devrimler Çağı" haline dönüştürmenin adımlarını atmaya başlıyordu.
Daha önce sosyalist sistemin dev gibi yükselerek karşısında caydırıcı bir alternatif güç olarak bir blok haline gelmesi nedeniyle kendi aralarında savaşmaktan vaz geçerek bir entegrasyona giden emperyalist sistem, arıca eski sömürgecilik sistemlerinden de vaz geçmiş ve yeni sömürgecilik yöntemlerine yönelmişti. Şimdiki yeni manzarada ise karşısındaki böyle bir caydıırıcı alternatif gücün kalmaması nedeniyle, dünyanın paylaşımını yeniden ele geçirmek ve sömürüsünü tüm dünyaya yayabilmek için yeniden eski sömürgecilik yöntemlerine dönebilmenin adımları atılmaya başlanıyordu.

Bunun için de bu yeni dönemde kurulacak olan Yeni Dünya düzeni için ayrıca "yeşil kuşak projesi"ni de yeni bir aşamaya dönüştürerek "Küreselleştirme" politikasının yanı sıra "Büyük Ortadoğu Projesi" de devreye sokuluyordu. Çünkü eski sömürgecilik yöntemlerinin yeniden işlerlik kazanabilmesi için dünyanın da buna uygun bir zemin haline dönüştürülmesi gerekiyordu... Böylece dünya 21. yüzyıla adım atarken, "küreselleşme" ile birlikte "Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) da devreye sokularak Yeni Dünya Düzeni'ni dizayn edilmesi doğrultusunda uluslararası ve ulusal düzeyde etnik ve dinsel motiflerle süslenen politikalar geliştirilmeye başlanıyordu. Ve tüm Ortadoğu'yu kan gölüne çevirecek BOP, dünyaya "tarihin en büyük projesi" şeklinde tanıtılarak devreye sokuluyordu...
Böylece, "soğuk savaş" rüzgarlarının estiği dönemlerdeki iki kutuplu dünya, emperyalistlerce artık "global" denilen, at izinin it izine karışacağı daha sahtekar ve ikiyüzlü bir dünya haline sokulmaya başlanacaktı...
Daha önce karşısında dev gibi yükselerek caydırıcı güç halini de alan sosyalist sistemin varlığı nedeniyle, dünyanın kontrolünü elinde tutabilmek için “eski sömürgecilik” yöntemlerinden vaz geçip “yeni sömürgecilik” yöntemlerine başvurmak zorunda kalan emperyalist-kapitalist sistem, bu çöküşün ardından karşısında artık alternatif bir güç kalmayınca, sömürüsünü arttırabilmek ve dünya geneline yayabilmek için “eski sömürgecilik” yöntemlerine de yeniden ihtiyaç duydu. Bu amaç doğrultusunda da küreselleşme politikası kapsamında ayrıca Büyük Ortadoğu Projesi devreye sokuldu. Çünkü eski sömürgecilik yöntemlerinin yeniden işler hale gelebilmesi için yeryüzünün de buna uygun bir zemin haline getirilmesi gerekiyordu. İşte bugün Ortadoğu’da (tabii Türkiye’de de) bazı ülkelerin iç dinamikleri ile oynanmasının bir nedeni de budur.

ABD'nin önce Körfez Savaşı, ilerleyen yıllarda da Irak'a yönelik başlattığı işgal ve ardından Afganistan'a yönelik saldırısı sırasında dünyanın en ünlü spekülatörü Soros'un yaşanan süreçle ilgili söylediği "Hayatımda gördüğüm en ciddi kriz, hayatımda böyle bir kriz daha görmedim" sözleri ile Küba lideri Castro'nun BOP hakkında söylediği "Amerika ve diğer emperyal güçler dünyayı tarihin en berbat bunalımına sürüklüyor" sözleri, aslında emperyalist-kapitalist sistemin kendi bunalımının faturasını yine dünyanın geri kalmış ülkeleri ve halklarına ödeteceğinin birer ilanı gibiydi...
Eski sömürgecilik yöntemleri "klasik sömürü" yöntemi olarak da bilinir. Klasik sömürü yönteminin en önemli ayağı da az gelişmiş, geri kalmış veya bağımlı ve sömürge ülkelerdeki başta petrol olmak üzere yeraltı kaynaklarının sömürüsüne dayanır. Bu yüzden bir yandan bu gelişmeler yaşanırken, öte yandan sanki düğmeye tek bir yerden basılmış gibi, bu tür ülkelerdeki madencilikle ilgili yasalar yavaş yavaş ve kademeli şekilde değiştirilmeye başlanmıştı. Bu bakımdan BOP projesinin Ortadoğu’da yarattığı sonuçları “Arap baharı” olarak değerlendirebilmek elbette mümkün değil.
Dolayısıyla,buradaki temel hedef, küresel sermayenin sadece yerüstündeki değil, yeraltındaki zenginlikleri de soyup sömürmesi, yani doğanın da talan edilmesine varacak kadar “tam sömürü”nün hayata geçirilmek istenmesi...
Böylece dünya yeni bir yüzyıla bir "karşı devrimler rüzgarı" ile birlikte adım atarken, emperyalist-kapitalist sistemin kendisinin yarattığı ve bir türlü içinden çıkamadığı, giderek küresel hale de gelen krizi yeni bir boyut daha kazanıyor, yıkıp yokedici bir talanla doğanın da sömürüsü ile birlikte yönelilen "tam sömürü", ekonomik kriz ile ekolojik krizi buluşturuyordu...
Tıklayınız: Yüzyılın dalgası: Ekoloji mücadelesi

Yakamoz


